Kardeş Aile Hakkında
Türkiye’de ilk defa Kimse Yok Mu Derneği tarafından uygulanmış olan Kardeş Aile, ihtiyaç sahibi aile ile varlıklı aile arasında köprü olup, kardeşlik bağları oluşmasına vesile olmuştur.
 
 
Neden Kardeş Aile?
Yoksullukla mücadele alanında yıllardır önemli çalışmalarda bulunmuş olan Kimse Yok Mu Derneği, insanî yardımın her türlüsünü ihtiyaç sahiplerine ulaştırma konusunda kendini ispatlamış bir yardım kuruluşudur. “Kardeş Aile” yardımının, gerçekleştirilmesindeki asıl gerekçe ise “ Yardımın; ‘ihtiyaç sahibi aileye’ maddi-manevi güç ve destek kazandırılması, ‘yardımsevere’ de manevî fayda sağlaması” olarak özetlenebilir.
  
Kardeş Aile’nin Doğuşu
Her şeyini geride bırakıp Medine'ye hicret etmiş bulunan Muhacir Müslümanlara, Medineli Müslümanlar (Ensâr) muhabbet ve samimiyetle kucaklarını açmış, ellerinden gelen her türlü yardımı onlardan esirgememişlerdi. Peygamber Efendimizin(S.A.V.) kurduğu bu kardeşlik müessesesi, maddî manevî yardımlaşma esasına dayanıyordu.

“Peygamber Efendimiz(S.A.V.) dönemindeki muhacir-ensar kardeşliği günümüzde Kardeş Aile yardımları ile devam ettirilmeye çalışılmaktadır.
 
Kardeş Aile Başvurusu Nasıl Yapılır?
kardesaile@kimseyokmu.org.tr adresine e-posta göndererek veya 44 44 593 numaralı telefonu arayarak başvuruda bulunabilirsiniz.
 

 
Kimler Kardeş Aile Olabilir?
  • Yardımseverliği hayat tarzı haline getirmiş,
  • Yardıma muhtaç olmayan, kendi ailesini rahatlıkla geçindirebilen,
  • Kardeş ailesiyle ilgilenebilecek imkâna sahip,
  • Kardeş ailesinin maddi manevi ihtiyaçlarına cevap verebilecek, cevap veremediği hallerde de çevresinden yardım alabilecek aileler “Kardeş Aile” olabilir.

Kardeş Aile’nin Sorumlulukları

  • İhtiyaç sahibi aileye, gerçek ve kalıcı çözümler bulmalıdır. (Evde çalışacak durumda olan varsa iş bulmalı)
  • İhtiyaç sahibi ailenin, önceden belirlenmiş ve taahhüt ettiği, temel ihtiyaçlarını gidermelidir.
  • Çevresindeki İhtiyaç Sahibi Aile’lerin durumunu, yardımseverlere aktarmadır.
  • İhtiyaç Sahibi Aileyi, makul hediyelerle, ziyaret etmeli, hal-hatır sormalıdır.
 

 
 
 
Neden Kardeş Aile Olayım ki?..
Kendiniz için! Kardeş Aile yardımı, aslında yardımsever kişinin başkasına olduğu kadar, kendisine yaptığı bir yardım olarak da düşünülebilir. Ailenizin; şükür ve kanaat duygularının yeniden yeşermesi için, başka hayatları görebilmek ve anlayabilmek için, ne kadar çok şeye sahip olduğumuzu hatırlayabilmek için kardeş aile olmaktan daha güzel bir yol olabilir mi?..
 
 
Yardıma muhtaç aile için! Dindirilen bir sancı, tebessüm edebilen çehreler, hayata bağlanan insanlar ve yeniden yeşeren umutlar... İşte belki de ilk defa yaşanacak duyguların iklimine sizi davet eden çağrımıza kulak vermenizi diliyoruz.
 
Kardeş aile projesinin canlı neticesi: Nejdet Yıldız ve Ailesi



Kardeş ailesi elinden tuttu, şimdi kendisi kardeş aile oldu

Bacakları yaralandıktan sonra bir barakada yatalak halde yaşamaya başladı. Kimse Yok Mu gönüllüleri onu 19 kez ameliyat ettirdi. Sağlığına kavuşan Yıldız’a bir nalbur dükkânı açıldı. Şimdi Nejdet Yıldız başka bir ailenin kardeş ailesi…

Nejdet Yıldız (45) Samsun'da yaşıyor. Onun hikâyesi sokak ortasında birilerinin çıkıp kendisinden haraç istemesiyle başlar. Haraç vermeyi kabul etmeyince saldırıya uğrayan Yıldız, bacaklarından yaralanır.

Nejdet Bey Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Hastanesi’nde 9 kez ameliyat geçirmesine rağmen yatalak kalır. İşsiz kalan ve ev kirasını ödeyemeyen Nejdet Yıldız, sonunda oturduğu evden atılır. Dört çocuğuyla birlikte şehrin dışında bir barakaya sığınır.

Yıldız ailesi harabe halindeki bir barakada hayatlarını sürdürmeye çalışırken bir gün kapı çalar. Karşısında Samanyolu Televizyonu’nda yayınlanan Kimse Yok Mu programı ekibini bulunca şaşırır. Ekip, yanlarında Yıldız ailesine kardeş aile olacak olan Turan Pamuk ve ailesini de getirmiştir.

Program ekibi Yıldız ailesini yeni bir eve çıkarır, içini dayayıp döşer. Çocuklarına burs sağlanır. İyileşebilmesi için gerekli ameliyatlar sırasıyla gerçekleştirilir. Nejdet Yıldız iyileşip ayağa kalktığında tam 19 ameliyat geçirmiştir.

Hikâye buraya kadar sıradandır aslında. Zira her geçen gün onlarca kişi Kimse Yok Mu gönüllülerinin yardımlarıyla sağlığına kavuşuyor, hayalleri gerçekleşiyor. Nejdet Yıldız’ın hikâyesini diğerlerinden farklı kılan nokta onun sağlığına kavuştuktan sonra yaptıkları:

Nejdet Yıldız’a kardeş ailenin destekleriyle bir nalbur dükkânı açıldı. Yıldız, dört çocuklu ailesini geçindirebilecek duruma geldi. Ailesiyle birlikte oturup bir karar aldılar: Artık ihtiyaç sahibi değillerdi, üstelik rahatlıkla geçinebiliyorlardı. Neden bir başka aileye de yardım etmiyorlardı?

Böylece Nejdet Yıldız ailesi 2009 yılı Ramazan ayında madde bağımlısı eşinden ayrılan 3 çocuklu N.D (27)'ye kardeş aile oldu.  

KARDEŞ AİLE HİKÂYELERİ Kaleme Alan: Melek Çe

Emine Hanım ve Ailesi

Hikâyelerden bir hikâye, yüzlerden bir yüz o. Ve hikâyesinde yüzlerce kadının, yüzlerce kız kardeşimizin hikâyesi saklı.

Yüzümüze bakan gözlerinden büyük bir içtenlik ve sadelik akıyor. Bir ana ruhuna sahip olduğu öyle belli ki; bakışları, sözleri hemen ele veriyor kendini. İnsan su gibi berrak olunca saklayacak nesi olsun?

İnsan evladı dediğin böyle olur! Sevgisi, merhametiyle kuşatmış can kuzularını… Şairin dediği gibi “Dağ gibi, çınar gibi…”

Çocukları, Berfin, Hatice, Dicle ve Zeynep, Furkan ve Fırat pır pır dolanıyorlar etrafında. Sözüne güvenilir, vefalı er bir kadın karşımdaki. Şefkat pınarı, merhamet yumağı…  

“Sakın geldiğim yerin adını yazma!” diyor. Ailem bir anlarsa, bir duyarsa bu olanları beni alıp götürürler. Hâlbuki ben çocuklarım için katlandım bütün bu zorluklara.”

“Yazmam tabi” diyorum. “Sen nasıl istersen”

Sonra onun dili akıyor öyküye. Cümleler hüzün ve sabır dokuyor. Her ilmikte bir hüzün rengi… Doğduğu köyden, doyduğu şehre kadar, uzayan yollar gibi büyük bir yalnızlık… Alın yazısı bir zalime düşmüş.  

“Severdim doğduğum şehri” diyor. “Baba ocağım rahattı. Evlendikten sonra geldik Bursa’ya. 

“Dağı var bildiğim dağlara benzemez, yolu var bildiğim yollara benzemez. Gurbetlik yetmezmiş gibi bir de bizimkinin haytalığı eklendi yalnızlığımıza. Eve geliş gidişleri bir tuhaf vakitli vakitsiz. Ne iş eyler, ne söyler, kimleri yoldaş edinir belli değil. Bebeler ağlar oralı değil. Evde ekmek, yok aş yok umuru değil. Bu nasıl adam? Bu nasıl bey?

“Ama foya işte uzun zaman tutmaz kendini bir yerde çıkar ortaya. Kumar oynuyor adam. Müptela olmuş…”

Emine Hanım dile gelmeyen kelimelerle dopdolu. Kimisi baş verir çıkar su yüzüne kimi de içerdedir hala. Su yüzüne çıkanlar bahtımız. İçinde kalanlarsa onun acısı. Ne söylerse onu yazıyor kalemimiz.

“Hayırsızlığı gün geçtikçe arttı Efendinin. Evde olduğu zamanlar dünyayı zindan etti can kuzucuklarıma.”

Sözler birbirine eklendikçe katman katman bir acı çıkıyor su yüzüne. Vefasız, çirkin bir yüz.

Emine Hanım, tokatların, aşağılamaların, hakaretlerin çoğunu söylemiyor.

 “Öyle işte!” deyip geçiştiriyor.

Belli ki bunlara boyun eğmiyor onuru. Saygı duyuyor sormuyoruz biz de. Kalbin parçalanışını çoğaltmaya gerek yok. Nasılsa bilir ve hisseder onu hayata uyanmış diri gönüller.

Bir hayırseverin ruhu ipektendir. Parmak ucuyla dokunursun kayıp gider, bir nefes üflersin uçuşur. Bu mısraları okuyanlar elbet anlayacaklardır bu onurlu duruşu.

Yaşananlar yaşanıyor, kırılanlar kırılıyor, bir daha onarılmamak üzere. Konuşmuyor eşiyle. Fakat bir gün iki gün... Ömür bu hep küs geçecek değil ya. Kırgınlığını içine atıp yemeğini hazırlıyor, çamaşırlarını yıkıyor.

“Ne olur çalış” diyor. “Bak çocuklarımız var.”

Fakat nerede o nasihatle yola gelecek adam? Günler yoklukla acılarla, Emine Hanım’ın aynalara yansımayan yalnızlığıyla geçip gidiyor.  

Okula başlıyor çocuklar.  Masraflar kat be kat artıyor. Dert yalnızca boğaz derdi olmaktan çıkıyor. Defter, kalem, kâğıt, önlük… Kızların üstü başı dökülüyor. Hiç söz etmiyorlar annelerine. Her biri pır pır eden kuş gibi ürkek, kırgın…

Evin ihtiyaçları en alt sınırda karşılanıyor. Ev eşyalarıyla yalnızca bir odayı dolduruyorlar. Misafir gelince görmesin diğer odaları diye usulca fısıldıyorlar birbirlerine. Çünkü öbür odalar, mutfak bomboş. Bir kuru çöp, bir kırık iğne bile yok! Odaları sessizlik örtüyor. Kadife gibi değil, atlas gibi değil. Sert, soğuk pütürlü bir kumaş gibi tene değdikçe acıtıyor.  

Derken kapıyı çekip gidiyor çakırdiken. Evin efendisi sırra kadem basıyor. Bir daha haber alana aşk olsun. Nerede ne yapıyor belli değil. Yine de bekliyor Emine Hanım ama nafile. Eşi dönmeyecek. Adı gibi biliyor bunu. Adam adam değil. Çamura düşüp insanlıktan çıkmış bir varlık. Onu hali daha acınası! Fakat ona acıyacak dermanı yok. Çocukları sahipsiz, yarı aç, yarı giyimli, yarı kırık kalpleri. Baba tarafı hep eksik... Yaralı…  

Ne yapacağını bilemeden kuruşsuz ve üzgün arşınlıyor sokakları. İş arıyor. Fakat çaldığı bütün kapılar yüzüne kapanıyor. Çaresizliği öyle büyük ki, böbreğini satmaya karar veriyor. Yavrularım için diyor. Belki böyle bir çıkış kapısı bulurum.

En yakın hastanede buluyor kendini.

-“Lütfen doktor bey, bir şey danışmak istiyorum…” Diyor ama söylerken dili dolanıyor. Kalbi küt küt çarpıyor. Yalnızlığı kimsesizliği, çaresizliği onu ele vermesin diye çırpınıyor.

“Yarın gel görüşelim,” diyor doktor.

Ertesi günü iple çekiyor Emine Hanım. Tam vaktinde gidiyor hastaneye. Fakat doktorun acil hastaları olduğu için sıra gelmiyor kendisine. Çaresiz eve dönüyor. Bütün yollar ıssız, bütün umutlar kırık! Yapraklar dökülmüş. Siyaha çalmış gökyüzü. Güneşin doğmasına daha çok zaman var besbelli.

Ertesi gün de kırılıyor umutları. Doktorun hastası çok! Aynı yollardan dönüyor eve. Aynı umutsuzluk ve kederle…

Eve dönünce bir aile toplantısı yapıyorlar. Emine Hanım çözüyor dilinin bağını.

“Babanız artık gelmeyecek. Başımızın çaresine kendimiz bakmak zorundayız. Bugün böbreğimi satmaya gittim bu yüzden. Doktorun hastası çoktu. Görüşmedi benimle. Şimdi ne yapacağımıza birlikte karar vermemiz gerekiyor,” deyip bakıyor gözlerinin içine can kuzucuklarının.

Dicle, Hatice, Furkan, Fırat sımsıkı sarılıyorlar annelerine.

“Biz çalışırız,” diyorlar. “Yeter ki sen üzülme. Simit satarız, mendil satarız, temizlik yaparız. Allah yardım eder elbet!”

O gece sımsıkı kenetleniyor elleri birbirine. Sevgiyle doluyor, oda. Ay sevgiyle ışıyor, sevgiyle ışıldıyor yıldızlar. Aynı odada sevgi dolu bir rüyayı paylaşıyorlar. Sevgi yokluğa karşı aşı gibi bir direnç büyütüyor içlerinde.  Ertesi gün okuldan sonra her biri iş arıyor. Bu hal kaçmıyor okuldaki öğretmenleri gözünden. Temiz vicdanları o masum yürekler için sızlıyor. Müdür Bey’e haber veriyorlar.

Müdür Bey Kimse Yok mu Gönüllülerinden Güngör Bey’i tanıyor. Arayıp anlatıyor öğrencilerin halini. Onlara nasıl yardımcı olacaklarını düşünüp taşınıyorlar.

Güngör Bey hemen o gün aileyi ziyarete gidiyor. Çocuklar o biricik odalarına buyur ediyorlar onu. Oda tertemiz dayalı döşeli!

“Herhalde sanıldığı gibi zorda değiller!” diye düşünüyor Güngör Bey.

Emine Hanım anlıyor durumu ama halini açmaya utanıyor. Diğer odalar bomboş diyemiyor.

Güngör Bey o gün gidiyor. Ertesi gün yanına Kimse Yok mu Derneği’nden Binnur Hanım’ı da alarak geliyor.

Binnur Hanım evin diğer odalarını dolaşınca çok üzülüyor. Eğri büğrü olmuş bir tencereden başka mutfak eşyaları yok. Gözleri doluyor.

O gün aileye bir market kartı veriyor ve acil ihtiyaçlarını temin etmelerini sağlıyorlar. Birkaç gün içinde de onlara bir kardeş aile buluyorlar. Sabahattin Bey aileye sahip çıkıyor. Öncelikle diğer odalara çocuklar için yatak, dolap gibi eşyalar alınıyor.

Çocukların okuldaki durumları takip atına alınıyor. Kızlar öyle çalışkan ki! Sabahattin Bey kendi kızları gibi şefkatle davranıyor onlara. Okul harçlıkları için her birine bankada bir hesap açıyor. Zaman zaman onları eve davet edip ailesiyle birlikte ağırlıyor. Kendisinin de Dicle yaşlarında bir kızı var. İkisi de üniversiteye hazırlanıyor. İyi arkadaş oluyorlar. Daha da güzeli aynı üniversiteyi kazanıyorlar.  

“Her şey bir mucize gibi,” diyor Emine Hanım. Rabbim dualarıma en güzel şekilde karşılık verdi. Sabahattin Bey’den Güngör Bey’den Allah razı olsun. Dünyamı ışıttılar. Onlar sayesinde sanki kalp gözüm açıldı da hayata başka türlü bakıyorum.

Bu sözlerle bitiriyor konuşmasını Emine Hanım.

Onu dinlediğimiz süre boyunca bir tek şikâyet bile dökülmedi dilinden. Sabrın sonuna erişmiş dervişler gibi mutlu şimdi. Çocuklar huzur ve güven içinde. Bunu onlara sağlayan Kimse Yok mu gönüllülerine, özellikle de bir baba gibi kendilerine kol kanat geren Sabahattin Bey’e teşekkür ediyorlar. Biz de teşekkür ediyoruz Sabahattin Bey’e. Onun gibi yürekli insanların sayısı artsın diliyoruz.

Rübaşa Hanım’ın hikâyesi

Muş’un toz rengi sokaklarından sonra Bursa’nın yeşil tepeleri umut olur diyordum. Öyle bir umut ki, çocuklarımın yüzünü okşar ve ellerinden tutar. Bayram’ın, Yakup’un, Ömer’in ve Adem’in esmer yüzlerini güldürür. Mehmet Beyin alıp sattığı hurdaların içinden sıyrılır hayatları.

Fakat nasıl olacak bu? Çoğu zaman hasta olduğu için çalışamıyor Mehmet Bey. Kazandığı üç kuruş, bodrum katında bir evin kirasına ve zar zor idare ettiğimiz mutfak harcamalarına ancak yetiyor. Yoksulluğumuz umutlarımızı her gün biraz daha tüketiyor. Nefesler tükeniyor da umutlar nasıl tükenmesin?

Ama çocuklar öyle neşeli ki! Her gün oyun oynuyorlar daracık odada. Sofraya ne koyarsan onu yiyor, ne giydirirsen onu giyiyorlar. Ne fazlasını istiyorlar, ne şatafatlısını. Kanaat bürümüş küçücük yüreklerini.

Anayım ya biliyorum. Yavrularımın her bakışını, her iç çekişini, hayatın bir başka neşesine yoruyorum. Çocuklarım hayat demek. Yeni çiçeklenmiş bir ağaç gibi, ansızın bastıran bahar gibi taze bir hayat. İçinden sevinci çekip alamayacağımız masum bir hayat.

Bu yüzden korkutuyor beni Mehmet Bey’in söyledikleri? Nasıl yaparım diye sormuyorum bile. Yapamam! Beni zincirlere vursalar da yapamam! Ama bu haller hiç hayra alamet değil.

“Abdullah Abinin sözünü dinler!” Bir koşu Abdullah Abilerde alıyorum soluğu.  Söylediklerini tıpı tıpına ona aktarıyorum. Şaşırıp kalıyor.

“Zehir almış gelmiş, usulca yedir çocuklara kurtulsunlar bu perişanlıktan,” dedi diyorum. Ama ölsem de yapamam! Allah’ın verdiği canı alamam! Nasıl kıyarım yavrularıma!

“Delirmiş bu,” diyor Abdullah Abi. Aklı başından gitmiş.

Gelip konuşuyor Mehmet Beyle. Uzun uzun, kaderden, ümitten bahis açıyor.

“Allah’tan ümit kesilmez, Mehmet kardeşim. Kader bu, insanın rızkı bazen çoğalır, bazen daralır. Bize düşen tevekkül ederek çalışmaktır.”

İnanmış görünüyor. Fakat içi hiç rahat değil. Birkaç günlük, belki birkaç saatlik bir sükûnet bu! Sonra içindeki fırtınalara yeniden kapılacak Mehmet Bey. Çocuklara bir başka bakacak, bana bir başka bakacak. Şüpheli, endişeli tereddütlü ve ürkek…

Umutların tükendiğinden, karanlık sokak başlarından, eğri büğrü hurdalardan ve hurdaya dönmüş hayatımızdan söz edecek. Ona usulca umutsuzluğu fısıldayan sesler susmayacak. Zihninin her kıvrımına yayılan karanlık onu rahat bırakmayacak. Bizi de rahat bırakmayacak. Allah’ım ne olur bir umut ver bir ışık ver!

Bazı geceler kendi kendine gülüyor, konuşuyor, Mehmet Bey. Orada kim var? Kime söylüyor o sözleri. Bu tekinsiz gülüşlerin sebebi ne? Bilmiyorum.

Bir keresinde konuşup ikna ettim onu. Fakat doktor hastalığı şu demedi. Bir iki ilaç yazdı. Değişen bir şey olmadı. Mehmet Bey’in kayıp gitmeleri, kendi kendine konuşup gülmeleri, umutsuzlukları sürüp gitti yine.

Her gün biraz daha eksildi hayatımızın neşesi. Çocuklarımın yüzüne de belli belirsiz bir endişe yerleşti. Dışarı çıkmaz oldular. Küfürbaz çocuklardan, tiryaki kahvecilerden uzak kaldılar ama daracık odanın içinde neşesiz, oyuncaksız bir hayata razı oldular. Birbirlerine destek olup isim şehir, misket oynadılar.

Renksiz duvarlarda yankılanan sesleri evimizi sıcak bir yuva yapıyordu.

Onlara yedirecek bir şey bulamıyordum çoğu zaman. Haşlanmış patates ve ekmeği seviyorlardı. Karınları doyunca gelip omzuma yaslanıyor, dizime kıvrılıyorlardı.

Saçlarını okşuyor yanaklarını öpüyordum. Umudum vardı. Allah’ıma güveniyordum. “Yaratığı canı sahipsiz bırakır mı hiç?”

“Bırakmaz! Bırakmaz!” diyordum içimden bütün kuvvetimle…

Konu komşunun çağırdığı bağ bahçe işlerine gidiyordum. Üç beş kuruşluk harçlığımız çıkıyordu. İkisini harcarsam birini kara günler için saklıyordum.

Umutla uyuyor, umutla uyanıyordum. Her namazımda dua ediyordum. Düzelecek, her şey düzelecek!

Derken, Mehmet Bey beni ailemin yanına göndermeye karar verdi. Yeterli paramız yoktu. Hem çocuklarımı bırakıp nasıl giderdim. Bugüne kadar her zorluğa onlar için göğüs gerdim. Dilediğim zaman ailemin yanına gidebilirdim. Her zaman kabul ederlerdi beni. Ne var ki çocuklarımı istemiyorlardı. Ben candım onlar elin canıydı. Fakat el dedikleri benim canlarımdı. Umutlarımdı. 

Anlamıştım, Mehmet Bey bir şeyler tasarlıyordu. Ben gitmeyi kabul etmedikçe yeniden karanlık bir kuyuya düşüyor, kendi kendine konuşmaya, bizden kopmaya başlıyor, başka bir dünyaya kayıp gidiyordu.

Bir şeyler yapmalıydım. Düşünüp taşındım. Bir gün gizlice Adem’i yanıma alıp kayınpederimin yanına gittim. Bayram, Yakup, Ömer evde kalmıştı.

Kayınpederim ve Kayın validem beni pek sıcak karşılamadı. Bir sıkıntım olduğunu anlamışlardı. Yine de bildiğim en güzel şekilde Mehmet Bey’in halini anlattım. Çocuklara zehir yedirelim deyişinden, kendi kendine konuşup gülmelerine, beni annemin evine göndermeye çalışmasına kadar her şeyi anlattım. Sonuna kadar dinlediler. Ama sözlerimin birine bile inanmadılar.

“Ne olur benim gücüm yetmiyor. Beraber hastaneye götürelim. Bir teşhis konsun. Tedavisi de olur. Ne olur bana yardım edin” dedim. Yalvardım!

“Hasta değil benim oğlum” diyerek kesip attı kayınpederim.

Kayınvalidem ise:                                                                

“Sen git hastaneye, hasta olan sensin” diye tersledi beni.   

Can yavrumun elinden tutup yürüdüm o baştanbaşa karanlığa kesmiş yolları. Gözyaşlarım Adem’in ellerine aktı. Yavrum sımsıkı tuttu ellerimi. Eve dönmeden Maşeker abla ve Abdullah Abilere uğradım. Mehmet Bey’in beni çocukları bırakıp ailemin yanına göndermeye kalktığını anlattım.

Üzülme, dedi Abdullah Abi. Sen şimdi git! Biz akşam gelip konuşuruz.

“Tamam!” deyip eve döndüm. Bayram, Yakup, Ömer bizi bekliyorlardı. Acıkmışlardı. Yemeklerini yedirdim. Hava kararmadan yataklarına yatırdım. Elektriğimiz olmadığı için erkenden yatırıyordum onları. Suyumu dışarıdaki çeşmeden taşıyordum. Yavrularımın başında bir dam vardı ya şükürler olsun. Aylık yüz lira kirayı bulup buluşturuyorduk.

Akşam Abdullah Abi ve Maşeker abla gelip Mehmet Beyle konuştu. Her şey yine geçici bir sessizliğe büründü. Ya da ben öyle sandım.

Kurban bayramı yakındı. Mehmet Bey çocuklara bayramlık alamadık diye üzülüyordu. Ertesi gün biriktirdiğim birkaç kuruşu ona verip:

“Haydi üzülme! Git çocuklara bayramlık al,” dedim.

Gidiş o gidiş. Bütün gün Mehmet Bey’den ses çıkmadı. Yakup’u yanıma alıp gittiği bütün yerleri aradım. Kahvelere, dergâha baktım yoktu. Çaresiz eve döndüm. Sabaha kadar bekledim. Kapıda bir ses, pencerede bir tıkırtı duysam uyanıyordum. Fakat nafile. Mehmet Bey gelmedi. Sabah acı haberi geldi. Kapıya gelen iki polisin yüzü yerdeydi. Yüreğimiz yandı. Sabah buza kesti. Dünyanın bütün ışıkları silinip gitmişti.

Dokuzgöz denilen yerde köprünün ayağına kendini asmıştı Mehmet Bey. Polisler kapıda bizi bekliyordu. Yakup’u yanıma alıp gittim. Doğruydu. Hakikatlerin en acısıyla yüzleştim onun cansız bedenine bakarken. Bir el beni her şeyin dışına çıkardı o an. Yaşamıyordum, seyrediyordum. Eve gelişimizi, cenazeyi, gözyaşlarımızı seyrediyordum. Nasıl bir rüyaydı bu. Yüreğimdeki acıya sabırdan başka derman yoktu.

Sonra rüyadan uyanır gibi uyandım. Keskin bir bıçağın ağzındaydık. Bir uçurumun kenarında, bir karanlığın kıyısındaydık. Yapayalnızdık. Elimi tutan yavrularım beni hayata çekiyordu. Çalışmak zorundaydım. Bağ bahçe işlerine gittim yine. İhtiyacımızı karşılamıyordu. Dayanmaya çalışıyordum. Halimi bilen birkaç komşu ara sıra yemek getiriyor, ben evde yokken çocukları yokluyorlardı.

Bir gün eve geldiğimde yastığın altında bir paket sigara buldum. Kimindi bu? Çocukları tek tek sorguya çektim. Âdem’inmiş. Ara sıra Babasıyla hurdaya çıktığında yakındaki kahveye uğrayıp çay içerlerdi. O kahveci sokakta görünce eline tutuşturmuş.

“İç daha erkek ol,” demiş. O da eve getirip saklamış.

“Sakın sakın bir daha hiç kimseden böyle şeyler alma” diye tembihledim. Kızdım söylendim. Çevre kötüydü. Bugün eline sigara tutuşturanlar yarın başka bir şey tutuşturacaklardı. Babaları yoktu ya, etraftaki akbabaların iştahlarını kabartıyorlardı. Besbelli yavrumu berbat bir hayatın içine çekip alma istiyorlardı.

Ben yokken evden çıkmalarını yasakladım. Sözümü dinlediler.  Akşamları kedi yavrusu gibi etrafıma diziliyorlar, mum ışığında hep beraber konuşuyorduk. Daha ne kadar böyle devam edebilecektik.  Bu ay veya sonraki ay kirayı ödeyebilecek miydim? Yarın yavrularımın karnını doyurabilecek miydim? Onlar iyi çocuklar Allah’ım. Bahtları da iyi olsun!

Bu endişeleri günlerce taşıdım içimde. Kimseye bir şey demedim. Bakışlarımı çevirdim, halimi gizledim. Her gün ok gibi battı içime.

Bu haldeyken mevsim de geçti. Bağ bahçe işleri bitti. Korktuğum başıma gelmişti. Daracık bodrum katında komşularımızın getirdikleriyle geçinir olmuştuk. İçlerinden biri bir televizyon kanalına haber vermiş. (Olay TV) Serpil Hanım geldi. Sosyal programlar yapıyormuş. Halimizi görünce hemen çekim yaptı. Halimizi gören bir merhamet sahibi, hayırsever bize yardım edebilirdi. Her şeyin iyisi güzeli olurdu elbet. Bir umuttu en azından. Bir geceyi, bir günü daha besleyecek bir umut.

Umutlarımız boş çıkmadı. Kimse Yok mu derneği halimizi televizyonda görmüş. Bize yardım ellerini uzattılar. Kimse yok mu gönüllüsü Güngör Bey ve Mahmut Bey evimize geldi. Ondan sonra her şey bambaşka bir rüyaya dönüştü.

Bir değil bin lütuf ve ihsan kuşatmıştı bizi. Uzanan eller şefkat ve iyilik doluydu. Çocuklarımın başını okşuyor, onlara hediyeler veriyorlardı. Evimiz, mutfağımız hayır ve bereketle dolmuştu. Bizi düşünüyor, ihtiyaçlarımızı gözetiyorlardı.

Hele de Güngör Bey. Acilen bir arsa bulup aldı. Mahmut Bey her şeyi organize ederek hayırseverlerin yardımıyla evi yapıp bitirdiler. Bütün hayırseverlerden Allah razı olsun. Kimi kapımızı, kimi penceremizi, kimi çocuklarımın eşyalarını, dolap ve yataklarını aldı.

“Allah’ım ne kadar büyüksün!” diyordum. Yaşadıklarımıza inanmıyordum. Bir evimiz olmuştu. Evimize girdiğimiz gün bayram olmuştu bize. Mahmut Bey ve ailesi bizi kendilerine kardeş aile olarak kabul ettiler. Arayıp soruyor ne ihtiyacımız varsa karşılıyorlardı. En önemlisi de çocuklarımla ilgileniyorlardı. Onları okula yazdırdılar. Yavrularımın bahtı açık olsun. Allah Kardeş ailemizden ve Kimse Yok mu Derneğinden ve bütün gönüllülerinden razı olsun. Bize yeni bir hayat bahşettiler. Bize kardeşler olup sahipsizliğimizi giderdiler. Her gün onlara dua ediyorum. He gün Mahmut Amca’ya ve hanımına dua ediyorum. Bizim elimizden tutanların da Allah ellerinden tutsun. Dünyada da ahrette de onların sahibi, dostu Yüce Allah olsun…

Anasayfa  |  Kurumsal  |  Gönüllü  |  Bağış  |  Projeler  |  Kampanyalar  |  İletişim

Kimse Yok Mu Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği`nin resmi web sitesidir.
org.tr uzantısı dışındaki siteler derneğimize ait değildir.

kimseyokmu.org.tr © 2006-2012